Dergiden Seçmeler

Avrupa ve İslam - Ali Murat Yel
İslamofobi’de İslam’ın ya da Müslümanların masum oldukları ve korku duyulması gereken olgular olmadığı...

Her ne kadar etimolojik anlamı “İslam korkusu” olarak tercüme edilebilirse de Oxford Dictionary İslamofobi kavramını “İslam veya Müslümanlardan –özellikle siyasi bir güç olması bakımından- korku ya da nefret” olarak tarif ederken aslında kelimenin kullanıcılar açısından ne kadar anlam yüklü olduğunu da vurgulamaktadır. Zira “fobi” klinik psikolojide çoğunlukla rasyonel bir temele dayanmayan ve korku duyulan şey ile kişi arasında orantısız –veya haddinden fazla- bir endişe ve korkuyu anlatmak için kullanılan bir kavramdır.

Ama İslamofobi kavramı zikredilen klinik psikolojik korkuların ötesinde İslam düşmanlığı ihtiva etmektedir. Diğer korkularda hayvanların, yerlerin veya insanların temelde masum olduğu ve korkuyu duyan kişinin kendisinde bir psikolojik rahatsızlık olduğu kabul edilirken İslamofobi’de İslam’ın ya da Müslümanların masum oldukları ve korku duyulması gereken olgular olmadığı gerçeği hep göz ardı edilmektedir. Bu sebeple, gerçeklerle alakası olmayan bilgilere dayanan önyargı ve kişinin vehminden kaynaklanan fobinin yok edilmesi imkânsız olmasa bile en azından uzun zaman alacak bir değişikliğe işaret etmektedir. Söz konusu bu önyargı ve fobinin üstesinden bize göre ancak Avrupalılara örnek bir Müslüman toplum sunarak gelinebilir. Dolayısıyla, bundan sonra şimdiye kadar kullanılan “Avrupa’da İslam” tabiri yerine “Avrupa ve İslam” olgusu kabullenilerek Avrupa’da İslam’ın nasıl pratiğe dönüştürülebileceği üzerinde tartışılmaya başlanmalıdır.

Batı’nın İslam’a karşı olan bu önyargı, dışlama ve düşmanlığını bu iki medeniyetin ilk karşılaşmalarına kadar geri götürebiliriz. Avrupa’nın İslam’la tanışması oldukça eskiye, Tarık b. Ziyad’ın ordularının 711 senesinde İspanya kıyılarına ulaşmasına kadar dayanır. Endülüs Emevilerinin yaklaşık 800 yıl, Fransa’nın güneyindeki Poitiers şehrine kadar tüm İspanya ve Portekiz’in büyük bir kısmını yönetimleri altında tutmalarına rağmen günümüzde Avrupa ve İslam’ın bir araya gelmesi hep kuşkuyla yaklaşılan bir konu olmuştur. Bugün İslam, Avrupa’da en hızlı büyüyen dinlerden birisidir ve hatta bazı kaynaklara göre inanan sayısı bakımından Avrupa’nın ikinci büyük dini hâline gelmiştir.

Avrupalı zihin pek çok sebepten dolayı İslam’a karşı bir tavır geliştirmiştir. Bu negatif tavrın sebepleri arasında Hristiyanlık ve onun İslam’ı kendisine rakip görmesi yani İslamiyet’in doğuşundan bugüne dek süren bir rekabet söz konusudur.
Batılı zihni İslam ve Müslümanları anlamaktan alıkoyan sebeplerden belki de en önemlisi, kendileri farkında olsalar da olmasalar da, Aydınlanma Dönemi’nin etkilerini hâlâ üzerinde taşımasıdır. Bir başka deyişle;
II. Dünya Savaşı sonrasında İsrail devletinin kurulması, petrolün dünya ekonomisini etkileyecek bir faktör hâline gelmesi ve özellikle de Sovyetler Birliği karşısında Orta Doğu’nun jeopolitik bir önem kazanması, bölgeyi kontrol altında tutmak isteyen güçler arasında siyasi gerilimlere yol açmıştır. Zaten öteden beri var olan ikili süper güç kavgası Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla da yeni bir çerçeveye oturmuş ve tek kalan süper güç kendisine yeni bir öteki, düşman ve muhalif yaratma çabasına düşmüştür. Medeniyetler arası çatışma fikri de bu yeni öteki yaratma sürecinin en önemli unsuru olmuştur. Zaten yüzyıllardır mevcut olan karşılıklı önyargı ve Batı’nın İslam’a karşı olumsuz tavrı sayesinde bu yeni düşman kolaylıkla kabul görmüştür.
Kitle iletişim araçları da Müslümanlar ve onların ülkeleri hakkındaki haber ve görüşleri iletirken İslam’a karşı hep olumsuz bir tavır takınmış ve Müslümanlar, şiddet yanlısı, dini fanatikler, geri kalmışlar ve Batı karşıtı olarak resmedilmişlerdir. Böylece Batı kendi medeniyetinin pozitif unsurlarını ön plana çıkararak tahakküm ettiği ülkelerin, özellikle de Müslümanların medeniyetini görmezden gelmiştir. Sinema ve televizyon dizilerinde de diğer medya araçlarında olduğu gibi olumsuz imaj devam etmiş, hatta bu filmlerin yönetmenleri kısmen yansız davranmaya çalışsalar bile ortaya hiçbir zaman müspet bir Müslüman imajı çıkamamıştır. Birkaç yıl önce sinemalarda gösterilen Fransız yönetmen François Dupeyron’un "Monsieur Ibrahim et les fleures de Coran" isimli filminin de yukarıda anılan sebeplerden dolayı toplumda çok da ilgi çekeceği düşünülmemektedir. Eğer bu tahminler doğru çıkarsa, müspet Müslüman imajının tekrar beyaz perdeye aktarılması ihtimali de giderek zayıflayacaktır.
11 Eylül 2001 saldırılarına kadar özellikle Britanya’daki Salman Rushdie hadisesiyle zaten menfi olan İslam imajı artık yerini İslamofobi olarak adlandırılan bir korkuya bırakmıştır. Müslümanların artık bu tarihten sonra sadece Avrupa ve Batı için değil aynı zamanda tüm insanlık için bir tehdit olduğu iddiaları artık gündelik hayatta her an duyulan tartışmalar hâline gelmiştir.
11 Eylül hadiselerinden birkaç hafta sonra tepkisini dile getirmek üzere La Rabbia e l'orgoglio (Öfke ve Gurur) isimli kitabı İtalya (Rizzoli Yayıncılık) ve Fransa'da (Plon Yayıncılık) yayınlanan Oriana Fallaci, 1970'lerde dünya liderleriyle yaptığı söyleşilerle dikkati çeken bir İtalyan gazeteciydi. New York'ta yaşadığı için olaylara karşı oldukça sert bir tepkiyle Müslümanlara öfkesini dile getirirken Avrupa'nın yeni bir yabancı düşmanlığına da tercüman oluyordu. Ortaçağlarda Hristiyanların dışındaki herkese (Yahudiler, Müslümanlar, sapkınlar ve kadınlar gibi) karşı duyulan nefret bir bakıma anlaşılabilirdi; ama 21. yüzyılda bu tür tepkilerin hortlaması gerçekten anlaşılması zor bir hadisedir. Bu kitabın mağdurları Müslümanlar değil de herhangi bir başka din veya millet olsaydı acaba bu prestijli yayınevlerinin kararı ne olurdu çok merak ediyorum. Fakat Müslümanlar artık kolay hedef hâline gelmiş ve onlara yapılacak her türlü saldırı, saldırganlara sadece saygı değil, aynı zamanda menfaat de sağlar hâle gelmiştir. Zaten bunun etkilerini en iyi bu tür kitapların milyonlarca satmasından da anlayabiliriz.
İslamofobi, yani Müslümanları "diğer" olarak görüp başka hiçbir kültürle ortak değeri olmayan ve ne onları etkileyebilen ne de onlardan etkilenen; İslam'ı Batı'nın aşağısında ve şiddete eğilimli, saldırgan, rasyonel olmayan, terörizmi destekleyerek "medeniyetler çatışmasının" gerçek olmasını sağlayan, daha da önemlisi, anti-müslim husumetini tabii ve normal olarak gören bir eğilim Avrupa ve dünyada şiddetini giderek artırmaktadır.
Öfke ve Gurur'un her yeni baskısıyla ve Avrupa dillerine tercümesiyle birlikte Batılıların İslam’a karşı nefretleri de Ortaçağ’dan kalma ve rasyonel olmayan bir şekilde giderek daha fazla hissedilmeye başlamıştır.
İslam’ın Avrupa’daki imajının dünyanın diğer bölgelerinden çok da farklı olmayan bir biçimde menfi bir özellik taşıdığı artık herkesin malumudur. Bu menfi imajın düzeltilmesi için her yıl pek çok akademik düzeyde toplantı ve tartışma yapılmakta, ancak bütün çabalara rağmen bu imaj varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Önyargı, tarifi gereği, doğru olmayan ve kulaktan dolma bilgilere dayandığı ve sahip olan kişinin hiçbir emek sarf etmesine gerek kalmadan edindiği bir malumat olduğu için de değiştirilmesi en zor inançlardan birisidir. Bu mevcut önyargıya karşı belki “anti-Semitizm” kavramında olduğu gibi İslam düşmanlığının bir suç unsuru olarak hukuk sistemleri içine yerleştirilmesine çaba sarf edilebilir.
1950’li yıllardan önce sayıları birkaç yüz bini geçmezken sanayileşen Avrupa’nın işgücü ihtiyacını karşılamak üzere İslam ülkelerinden gelen insanlar yaşadıkları ülkelerde çoğunlukla ağır şartların yanında ırkçı saldırılar ve işsizlik gibi problemlerle karşı karşıya kalmışlardır. Özellikle ilk nesil göçmenler uyum problemleri yaşarlarken onların çocukları ebeveynlerinin kültürü ile Avrupa kültürü arasında bocalamaktadır. Yaşadıkları ülkelerde farklı dilleri konuşan, farklı mezheplere mensup ve farklı sosyo-ekonomik sınıflara ait Müslümanlar ortak bir yapılanmadan mahrum kalmışlar ve en önemlisi de kendi istek ve arzularını yerel otoritelere anlatabilecek bir sözcüye de sahip olamamışlardır.

Bir kişi hem Avrupalı hem de Müslüman olabilir. Sosyolojik olarak “yeniden dindarlaşma” (re-Islamisation) eğiliminde olan genç nüfusun ebeveynlerinden farklı bir din anlayışına sahip olmaları normaldir ama yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları problemler yüzünden kendi içlerine kapanacakları yerde miras aldıkları geleneğe sahip çıkarak ve yaşadıkları topluma saygı duyarak farklı bir dünyada yaşamaları mümkündür.

 

​​​​​​​